VR’dan daha iyi: Rüyaları Hacklemek

Bazıları her ne kadar rüyaların hayatımıza etki etmediğini söylese ve umursamadan yaşantısına devam etse de, MIT‘de küçük bir ekip aksini düşünüyor ve rüyaların değerini kanıtlamak için bilinçaltını araştırabilen teknolojiler üzerine çalıyor.

2017’de kurulan MIT Dream Lab‘daki bir araştırmacı ekibi, hayallerinizin içeriği üzerinde size yeni bir kontrol sağlaması da dahil olmak üzere çeşitli şekillerde rüyaları izleyip etkileşimde bulunabilen açık kaynaklı bir giyilebilir cihaz üzerinde çalışıyor.

Bunu yapmak için, 2017 yılında MIT’nin Media Lab Fluid Interfaces Group’un bir bölümü olarak kurulan Dream Lab, rüyaların sadece rastgele zihin bulanıklığı değil, güçlendirildiğindedeğiştirildiğinde veya ‘hacklendiğinde‘ daha derin bilinç düzeylerine erişim noktası olarak kullanılarak uyanık hayatımız üzerine olumlu etkileri olabileceğini düşünüyorlar. Bu doğrultuda rüyaları çeşitli şekillerde izleyen ve etkileşimde bulunan yeni ve açık kaynaklı giyilebilir cihazlar geliştiriyor.

Giyilebilir eldiven benzeri cihaz Dormio‘yu geliştiren ekipten Dr. Horowitz: “Hafıza artırma, yaratıcılık geliştirme, ertesi gün ruh halinizi iyileştirme veya performansını iyileştirmek için geceleri yapabileceğiniz uygulanabilir şeyler var.” şeklinde açıklama yapıyor.

Dormio‘dan bahsetmek gerekirse hipnagojiden (uykuya dalmadan hemen önceki yarı bilinçli hal) yararlanarak yaratıcılığınızı artırmaya amaçlayan eldiven benzeri giyilebilir cihaz. Dormio, kullanıcılara akıcı düşünme ve özgür çağrışımlara erişim sağlamak için bu geçiş durumunu genişletmeye, etkilemeye ve yakalamaya yardımcı olur.

Daha önce söylediğim gibi cihaz açık kaynak ve Github‘da bulunan bio-sinyal izleme yazılımını kullanarak herkesin teorikte kendi Dormio eldivenini yapması mümkün.

Kulağa oldukça güzel gelen bir nevi ‘Rüyaları Hackleme’nin gerçek hayata faydası bir tarafa istediğimiz her şeyi yapabildiğimizi veya olabildiğimizi düşünebiliyor musunuz. Çocukken rüyanın içinde rüyada olduğumu (Lüsid Rüya) anladığım zamanlar olurdu. Bir süre devam ettirebilirken çoğu zaman yarım kalan. Şimdi bu durumu uzunca bir süre ve bilinçli bir şekilde yapabilme kabiliyetine teknolojinin yardıma koştuğu bir geleceğe doğru ilerliyoruz. En azından bu yönde çalışmalar var. Üstelik çoğu zaman bilimin ihtiyaç duyduğu objektif, tartışılmaz ve ölçülebilir verilerin oldukça muallak olduğu bir alanda. Bence bir gün bilim-ruhla birleştiğinde karşılaşacaklarımız daha önce hayal edilemeyen şeyler olacak.

Eğer konu ilginizi çekiyor ve daha çok bilgi almak istiyorsanız kaynaklardaki bağlantıları takip edebilirsiniz.

Kaynaklar:

Senin, Benim, Onun Hikayesi: Beyin

David Eagleman‘ın Incognito kitabını okuduktan sonra bir nöroloğun ‘Beyin‘ adına sahip kitabını da okumalıyım diye düşündüm. Belli ki iyi de yapmışım. Aslında Beyin kitabının belgeseli de var ve daha önce izlemiştim. Ama TV’de izlemenin etkisi -ne kadar önemli bir konu olursa olsun- eğlenceli şovdan öte gidemiyor ve etkisi kısıtlı oluyor.

Herkes hayatının bir köşesinde beynini merak ediyordur sanırım. Bizim hakkımızda olan her şeyin şimdilik bilinen biyolojik merkezi. Normal bir beyinde her biri 10 bin bağa sahip 86 milyar nöron hücresiyle yaklaşık 1 katrilyon bağlantıya sahip 1.5 kiloluk bir baş yapıt. Hepimiz seneler geçtikçe fiziksel olarak büyürüz ve dolayısıyla organlarımızın işlevleri ve gücü artar. İşte bu noktada beyinle ilgili burada tersine işleyen bazı noktalar var. Çocukluktan başlayarak azalan bir nöron aktivitesini okuduğumda biraz şaşırmıştım. Bana sanki artıyor gibi geliyordu. Orta yaşlarında biri olarak hayat tecrübesinin düşünce ve bilgi kabiliyetini arttırdığını, bunun da beyin aktivitesini çoğaltığını zannediyordum. Fakat kitabın ilk sayfalarında, doğumdan 2 yıl sonra maksimum bağlantıya ulaşan beyinde kaybolmaya başlayan bağlantılar için aşağıdaki tanımı okuyunca, kitabın tam da benim ihtiyacım olan şey olduğunu anladım.

Sizi siz yapan, beyninizde gelişen değil, beyninizde yok edilen şeylerdir aslında.

Yazar sırasıyla ‘Ben kimim?‘, ‘Gerçeklik Nedir?‘, ‘Kontrol Kimde?‘, ‘Nasıl Karar Veririm?‘, ‘Size ihtiyacım var mı?‘ ve ‘Kime dönüşeceğiz?‘ sorularını soruyor ve bu altı başlık altında cevaplar arıyor. Her bölüm Dr. Eagleman’ın bizzat kendi araştırmalarının da bulunduğu beyin ile ilgili çarpıcı deneylerden ve bilgilerden oluşuyor. Hatta bazı ölümle sonuçlanan adli vakaların bile istemsizce nasıl oluştuğunu daha önce belgeseli izlerken bile şok olmuştum. Konu beyin olunca hayatın her alanına dokunan kitabın anlatımı ve dili olabildiğince akıcı ve yumuşak. Belgeselini izlemekten daha keyifli olduğunu düşündüğüm bu kitabı şiddetle okumanızı tavsiye ederim.

Ünlü Fizik Profesörü Stephen Hawking 76 yaşında öldü

Bugün 14 Mart. Pi günü ile eşleşen bu günde bir ölüm haberi geldi. Ünlü fizikçi Stephen Hawking öldü. TV’lerden izlediğim bu adam benim için bilim adamından daha çok yaşama tutunma azminin bir göstergesiydi. 21 yaşından beri neredeyse hareket edemeyen Stephen Hawking, 50 yıldan fazla bu şekilde yaşadı insanların yararına icatlar yapmaya çalıştı.

Şartlarımı ve imkanlarımı düşündüğümde kendime mi yoksa insanlığa mı daha çok ihanet ettiğimi düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. Hayatın başka bir boyutu olan ölümü, en az yaşam kadar yanı başımızda olduğunu unutmadan yaşamak ümidiyle.

Yapay Zeka Nereye Biz Nereye

Uzun zamandır geleneksel medya ve internet sitelerinde yapay zekamakine öğrenimisinirsel ağ, ve derin öğrenme ve hatta siber güvenlik ilgili haberlerle karşılaşıyorum. Özellikle 2017 yılının sonlarına doğru oldukça artan bir şekilde konu hakkında haberler hayatımıza girdi. Ben henüz hepimizin bildiği yapay zeka ürünleri olarak Apple’ın Siri’si ya da Google’ın Google Now’suna bile tam alışamadım. Hani bir kafede otururda birden arkaya bakarsınız ve sizi birinin izlediğini fark edersiniz ya, işte içimden bir ses yapay zekanın çoktan bizi izlemeye başladığını söylüyor.

İlk teknolojik aletleri insanlar yapar ve yine insanlar kullanırdı mesela çekiç, tekerlek gibi. Bunlar tamamiyle zararsız ve %100 kontrol bizdeydi. Her insanın o aleti üretmesi de kolaydı. Şimdiyi düşünsenize yüksek teknoloji ürünlerinden hangisini evimizde yapabiliriz. Bir çoğumuz içinde ne olduğunu bile bilmiyoruz. Sanırım her şeyin kökeni matbaanın yaygınlaşması ve bilginin herkes tarafından kolayca ulaşılabilir olmasıydı. Bilgi, merak ve cesaret birleşince yaramazlık yapmadan duramıyoruz.

Zaman ilerledikçe teknolojik aletler daha kompleks hale geldi ve ürünleri üretmek için insan gücü yetersiz kaldı. Yani makineler üretmeye başladık ve tabi ki bu makinelerle başka makineler. Dahası insana daha az insan ihtiyaç duymaya başladık. Eskiden bir tarlayı 100 kişi ile bir günde sürebilecekken artık 1 kişi bir tarlayı traktörle sürer hale geldi.

Bu kadarı da yetmezdi tabi. Şimdi kendi kendine giden arabalarımız var. Her hareketimizi izleyen ve bizim yerimize karar veren dijital asistanlarımız var. Düşünsenize İstanbul’da her ara sokak ve anlık trafik bilgisi beyninize kayıtlı. Üstelik her an güncelleniyor. Her ne kadar imkansız olsa da gerek duymuyoruz. Çünkü akıllı telefonumuzda navigasyon uygulamamız yüklü.

Yapay zeka mı?, yazılım mı?, algoritma mı? ya da adı her neyse sıradan bir insanın yapabileceğinin çok ötesine geçti bile… Bu şey kendi kendine karar almaya başlarsa sahip olduğu bilgi ve işlem gücüyle neler yapabileceğini hayal bile edemiyorum.

Politikada bir deyim vardır… ‘Halk için halka rağmen’. Elinde imkanı olan bir yapay zekanın ‘İnsanlık için, insana rağmen…’ dediğini düşünsenize. Zaten biraz aklı varsa (?) dünyanın çivisinin çıktığı fark etmiş ve insanların başına dert olmaya başlamış olacaktır… Belki 10 belki 20 yıl sonra bilemiyorum ama gidişat bunu gösteriyor.

Kimin söylediğini hatırlayamadığım şu söz aklımdan hiç çıkmadı.

Bir yandan makineleri insanlaştırmaya çalışırken insanlar makineleşiyor!

Evet her şeyin kusursuz olması için uğraş verirken gerçek doğamızdan uzaklaşıyoruz. Ve söylediğimiz yalanlara bir süre sonra inanmaya başlayarak insan olmanın acı tarafıyla yüz yüze geliyoruz.

Umarım kusurlu hayatlarımızı küçük görmeden sahip olduklarımızın değerini anlar ve yapay zeka denen şey her ne ise fişini elimizde tutarız.

DNA ile ilgili keşifler ve paranormal olaylar

Ezoterik ve spritüel öğretmenler, asırlardır “bizim bedenimizin lisan, kelimeler ve düşüncelerle programlanabileceğini”biliyorlardı. İnsan DNA’sı, biyolojik bir internettir ve yapay olana kıyasla pek çok üstünlüğü vardır. Rusya’da ki bilimsel araştırmalar doğrudan veya dolaylı olarak pek çok spritüel konuya açıklama getirmiştir. Bunların arasında gelecekle ilgili bilgiler vermek, sezgiler, ilham, yakından, uzaktan ve ani olarak yapılan şifacılık uygulamaları, kendi kendini tedavi, olumlu olma teknikleri, özellikle spritüel guruların etrafındaki olağanüstü ışıklar/aura, zihnin hava durumu üzerindeki etkileri ve benzeri konular vardır.

Buna ek olarak DNA‘yı kelimelerle etkileyip yeniden programlayabilecek yeni bir ilacın bulunduğuna dair deliller de vardır. Bu ilaç kullanıldığı zaman alışılmışın aksine değiştirilmesi gereken genleri kesip çıkartmaya gerek yoktur. DNA’mızın ancak %10′u protein yapmakta kullanılır. Batıdaki araştırmacılar işte DNA’nın bu bölümüne konsantre olmuşlar ve incelemişlerdir. Geriye kalan %90′lık bölümü ise “işe yaramaz”diye nitelendirmişlerdir. Buna karşılık Rus araştırmacılar, tabiatın aptal olmadığından emindiler ve bu yüzden lisan uzmanları ile genetik uzmanlarından DNA’nın “işe yaramaz”olarak nitelendirilmiş %90′lık bölümünü keşfetmelerini istediler. Elde edilen sonuçlar ise devrim yaratacak nitelikteydi!

Uzmanların bulgularına göre DNA’nın görevi sadece bizim bedenimizi inşa etmek değildi aynı zamanda bilgilerin depolanmasını ve bilgi iletişimini de yapıyordu. Rus lisan uzmanlarının bulgularına göre özellikle “işe yaramayan” %90′lık bölümdeki DNA’lar insanların konuştuğu bütün dillerle aynı kurallara sahipti. Uzmanlar, syntax kurallarını (kelimelerin kalıpları ve cümleleri oluşturmak için ne şekilde bir araya getirildiği), semantikleri (lisan formları üzerinde yapılan anlam çalışmaları) ve temel gramer kurallarını incelediler. Sonuçta bizim DNA’mızdaki alkalin maddesinin belirli bir grameri ve aynen diğer lisanlarda olduğu gibi belirli kuralları olduğunu tespit ettiler. Bu yüzden insanların konuştukları lisanlar tesadüfen ortaya çıkmamıştır; lisanlar bizim DNA’mızın bir yansımasıdır.

Buna ek olarak Rus biyofizikçi ve moleküler biyolog Pjotr Garjajev ve meslektaşları DNA’nın titreşimsel bir davranışı olduğunu da tespit ettiler. Bunun özeti şuydu: “Yaşayan kromozomlar aynen endojen (içsel) lazer radyasyonu kullanan holografik bir bilgisayar gibi çalışır.”Bu söylemi şu deneyle açıkladılar :- Bilim adamları, örneğin, ses gibi belirli frekans desenlerini (patterns) lazere benzer bir ışına modüle ettiler (modulate:kiplemek ) ettiler ve bu da DNA frekansını dolayısıyla da genetik bilginin kendisini etkiledi. DNA-alkaline çiftlerinin ve insanların konuştuğu lisanların daha önce açıklandığı gibi yapısı aynı olduğundan ayrıca bir kod çözümlemesi yapmaya da gerek yoktu. Bu işlemde insanların konuştuğu lisanının kelime ve cümleleri rahatlıkla kullanılabilir ve yapılan deneyde bunu ispatlamaktadır.

Şayet, uygun ses frekansları kullanılırsa canlı bir dokuda yaşayan DNA maddesi her zaman için lisanla etkilene lazer ışınlarına ve hatta radyo dalgalarına reaksiyon gösterecektir. Bu prensipte bilimsel olarak olumluluk, onay belirten sözlerin, hipnozun ve benzeri şeylerin insanlarda ve onların bedenlerinde neden çok güçlü etkileri olduğunu izah etmektedir. Bizim DNA’mızın lisana reaksiyon göstermesi çok doğal ve normaldir.

Batılı araştırmacılar DNA strandlerinden (iplik-zincir) teker teker genleri kesip çıkartırlar ve başka yerlere yerleştirirler, buna karşın Rus araştırmacılar ise hücre metabolizmasını değişken radyo ve frekans dalgaları ile etkileyen cihazları büyük bir zevkle geliştirmişler ve genetik bozuklukları bu şekilde tamir yoluna gitmişlerdir. Öyle ki daha da ileri giderek belirli bir DNA dan bilgi desenlerini yakalayarak başka birine aktarmışlar ve bu şekilde hücreleri başka bir genome için yeniden programlamışlardır. Böylece kurbağa embriyonlarını başarıyla salamender (bir tür sürüngen) embriyonlarına dönüştürmüşler ve bunu da sadece DNA bilgi desenlerini aktarma yoluyla yapmışlardır. Bu yöntemle bilginin tümü herhangi bir yan etki veya uyumsuzluk olmadan nakledilebilmiştir. Hâlbuki, tek başına bir gen kesilip çıkartıldığında veyahut yeni bir yere nakledildiğinde yan etkiler ve uyumsuzluklar olabiliyordu. Bu inanılmaz ve dünyayı değiştirecek bir devrim gibidir. Genleri kesip çıkartmak yerine sadece titreşim, ses frekansları ve lisan kullanılarak sonuca varılmıştır.

Bu deney, dalga genetiğinin muazzam gücüne işaret eder. Dalga genetiğinin organizmaların oluşmasında alkaline sekanslarının (Adenin-timin-guanin-sitozin bazlarının oluşturduğu bilgi bankası) biyokimyasal işlemlerinden daha etkili olduğu kesindir.

Asırlardır ezoterik ve spiritüel öğreticiler bizim bedenimizin lisan, kelimeler ve düşüncelerle programlanabildiğini bilirler. Şimdi ise bu gerçek bilimsel olarak da ispat edilmiştir. Ancak bunun gerçekleştirilebilmesi için doğru frekansın kullanılması gereklidir, işte bu nedenle herkes bu işi aynı güçte başaramayabilir. DNA ile ilgili şuurlu bir iletişim sağlayabilmek için kişinin önce kendi içsel prosesleri ve gelişimi üzerinde çalışması gereklidir.

Rus araştırmacılar bu faktörlere bağımlı olmayan, ancak SÜREKLİ işlevselliğini koruyacak bir metot üzerinde çalışmaktadırlar, burada en temel şart doğru frekansın kullanılmasıdır. Kişinin şuuru/farkındalığı ne kadar gelişmişse herhangi bir araca olan gereksinimi de o derecede azalır ve kişi kendi başına sonuç alabilir. Eninde sonunda bilim bu fikirlere gülmekten vazgeçecek ve sonuçları teyit ederek izah edecektir. Ama, her şey bununla bitmiyor!

Bunlara ilaveten Rus bilim adamları DNA’nın bir vakumda (boşlukta) rahatsız edici özellikler gösterdiğini ve manyetize solucan/kurt delikleri ürettiğini tespit etmişlerdir. Bu kurt delikleri yanmış yıldızların kara deliklerde bıraktıkları ve Einstein-Rosen köprüleri olarak anılan kurt deliklerinin mikroskobik benzerleridir.

Evrende bu delikler uzay ve zamanın dışında tümüyle farklı alanlar arasında bilgi akışını sağlayan tünellerdir. DNA bu bilgi parçacıklarını yakalar ve bizim şuurumuza nakleder. Bu tür hiper-iletişimin (telepati, channeling) en etkili yaşandığı zaman istirahat halidir.

Stres, kaygılar, korkular veya hiperaktif bir zekâ başarılı bir hiper iletişimi engeller veya gelen bilginin tamamen bozulmasına veya işe yaramaz bir şekle dönüşmesine sebep olur. Böceklerin yaşamının organize ve düzenli bir şekilde akışı bunun en güzel ispatıdır. Modern insan ise bunu daha sübtil (latif) seviyelerde “altıncı his” olarak bilir. Bizlerde yeniden bu yeteneği kazanabiliriz.

Doğadaki örneklere baktığımızda kraliçe karınca kolonisinden ayrı kalınca gerideki işçi karıncalar mevcut plana göre hızla çalışırlar. Fakat, kraliçe ölürse koloni içindeki bütün çalışma durur. Karıncaların hiçbirisi ne yapacağını bilemez. Bu da açıkça gösteriyor ki kraliçe karınca uzakta bile olsa elemanlarına grup şuuru aracıyla çalışma planlarını aktarabilmektedir. Bu işlem kraliçe sağ olduğu sürece ne kadar uzakta olursa olsun devam eder.

İnsanlarda ise hiper-iletişim en çok kişi kendi veri tabanından farklı bir bilgiye rastlandığı zaman ortaya çıkar. Böyle bir hiper iletişim ilham veya sezgi veya trans halinde yaşanır. Örneğin, İtalyan kompozitör Giuseppe Tartini bir gece yatağının yanında şeytanın oturup violensel çaldığı bir rüya görür. (Besteci bu rüyayı 1765 yılında görmüştür. Kendi ifadesine göre bu müzik o zamana kadar duyduğu hiçbir şey benzemiyordu, son derece akıllı, akıcı ve heyecan verici idi) Aynı gecenin sabahında Tartini çalınan parçayı hafızasından aynen notaya dökmüş ve bu esere “Şeytanın Heyecanı Sonatı” ismini vermiştir.

Yıllar boyunca 42 yaşında bir erkek hastabakıcı ise rüyasında bir çeşit bilgi CD-Rom’una takılı olduğunu ve kendisine hayal edebileceğiniz bütün konularla ilgi bilgi ulaştırıldığını görüp durdu. İşin ilginç tarafı sabah uyanınca rüyasında gelen bu bilgilerin tümünü de hatırlayabiliyordu. Rüyalarında öylesine bir bilgi seli vardı ki sanki bir gecede bütün bir ansiklopedi kendisine iletiliyordu. Ayrıca, gelen bilgilerin çoğu o zamana kadar kendi edinmiş olduğu kişisel bilgilerinden çok farklı idi. Öyle ki, hakkında hiçbir şey bilmediği teknik konuların detayları bile ona ulaşıyordu. İşte, bu örnekte görüldüğü gibi hiper iletişim olduğu zaman hem DNA da hem de insanda olağan üstü algılamalar olabilir.

Rus bilim adamları DNA örneklerini lazer ışını ile aydınlattıkları zaman ekranda belirli bir dalga formu oluştu. DNA örnekleri geri çekildiğinde ise dalga formu kaybolmadı ve olduğu gibi kaldı. Aynı olay daha pek çok kontrollü deney de görülmüştür. Geriye çekilen ve enerji alanı kendi başına kalmış DNA örneğinden aynı dalga formu gelmeye devam etmiştir.

Bu etkiye hayalet DNA etkisi denmektedir. Uzay ve zamanın dışından gelen enerji DNA’nın geri çekilmesine rağmen harekete geçirilmiş kurt deliklerinden akmaya devam etmektedir. Bu tip yan etkiler çoğunlukla insanlar arasındaki hiper-iletişimde görülür ve çoğu kez ilgili kişilerin etrafında izah edilemeyen bir elektro manyetik alan tespit edilir.

Böylesi durumlarda CD çalar ve benzeri elektronik cihazlar etkilenir ve saatlerce çalışmayabilirler. Bu elektromanyetik alan yavaşça yok olduğunda ise cihazlar tekrardan normal fonksiyonlarını yapmaya başlarlar. Pek çok şifacı ve medyum bu olaya yaptıkları işlerden dolayı tanık olmuşlardır.. Enerji ve atmosfer ne kadar iyi ise kayıt cihazları içinde durum o kadar rahatsız edicidir. Tam bu dakikada cihazların çalışması durur. Çoğu kez ertesi gün sabah her şey normale döner.

Belki de pek çok kişinin bu konuya inanması için bu yazılanları okumaları yeterli olacaktır. Bu kişiler daha fazla detaylı teknik bilgiye belki de anlayamayacakları için ihtiyaç duymayacaklardır. Bu da onların hiper iletişimde çok başarılı olduklarını gösterir. Alman yazarlar Grazyna Gosar ve Franz Bludorf “Vernetzte Intelligenz” isimli kitaplarında bu bağlantıları çok açık ve net bir biçimde anlatmaktadırlar.

Yazarlar, ayrıca bazı kaynaklara dayanarak verdikleri bilgilerde ilk çağlarda insanların aynen hayvanlar gibi çok kuvvetli bir şekilde grup şuuruna bağlı olduklarını ve sürekli grup halinde, toplu olarak hareket ettiklerini belirtirler. Birimselliğimizi geliştirmek ve uygulayabilmek uğruna biz insanlar hiper iletişimi tümüyle unutmuş bulunuyoruz.

Ancak, şimdilerde artık birimsel şuur seviyemiz oldukça dengeli bir hale geldiği için bizler yeni bir grup şuurunu yaratabiliriz. Kısacası bütün bilgilere DNA’mız vasıtasıyla başkaları tarafından zorlanmadan veya uzaktan kumanda edilmeden ulaşabiliriz. Şimdi artık biliyoruz ki interneti kullanırken bizim DNA’mız bu iletişim ağına bilgi yükleyebilir veya bu ağdan bilgi alabilir ve de bu ağı paylaşan diğer kişilerle temas kurabilir. Uzaktan şifa vermek, telepati veya birinin durumunu “uzaktan hissetme” olaylar bu şekilde izah edilebilir. Örneğin, bazı hayvanlar sahipleri uzakta iken onların ne zaman eve dönmeyi planladıklarını hissedebilirler.

Bütün bunlar grup şuuru ve hiper iletişim kavramları ile açıklanabilir. Hiçbir dönemde kollektif şuur bireylerde belirli bir kişilik olmadan kullanılamaz, aksi halde bizler tekrar kolayca yönlendirilen ilkel sürü içgüdüsüne geri dönebiliriz. Yeni milenyumda hiper iletişimin anlamı kesinlikle çok farklıdır.

Araştırmacıların düşüncesine göre şimdi tamamen bireysellikle yoğrulmuş insanlar tekrardan grup şuurunu kazanırlarsa o zaman onlar sanki tanrısal bir yaratıcı güce sahip olacaklar ve dünya üzerinde değişiklikler ve yeniden şekillendirmeler yapabileceklerdir. Ve şimdi insanlık böyle yeni bir çeşit kollektif şuura doğru yol almaktadır.

Çocukların %50 sinde okula başladıktan hemen sonra sorunlar görülmektedir, çünkü sistem herkesi bir araya yığarak bu kişilerden uyumlu olmalarını istemektedir. Ancak, bugünkü çocuklarda o kadar güçlü bir bireysel kişilik vardır ki kendilerinden istenen bu uyumu reddetmektedirler ve çevreye tuhaf gelen davranışlarından vazgeçmemek için direnmektedirler. Aynı zamanda gün geçtikçe daha fazla sezgileri açık bebek doğmaktadır. Bu çocukların içinde bir şey sürekli olarak yukarıda bahsettiğimiz yeni grup şuuruna yönelmek için çabalamaktadır ve artık bu baskılanamaz bir hale gelmiştir. Örneğin, kural olarak tek bir kişinin hava durumunu etkilemesi zordur, bu ancak grup şuuru (kolektif düşünce, kolektif şuur) ile mümkün olabilir (bu nosyon bazı kabilelere hiç de yabancı değildir.) Hava durumu dünyanın rezonans frekanslarından ile çok güçlü bir şekilde etkilenir (Schumann frekansları). Ancak, bu frekansların aynısı beynimiz tarafından da üretilir, dolayısıyla pek çok kişi bir araya gelip aynı konu üzerinde düşüncelerini senkronize ederlerse veya bazı özel kişiler (spiritüel öğreticiler) düşüncelerini lazer ışını gibi yönlendirirlerse onların hava durumunu etkilemeleri hiç de sürpriz olmaz.

Modern dünya medeniyeti şayet grup şuurunu geliştirebilirse ne çevresel sorunlar ne de enerji kıtlığı ile karşılaşacaktır, çünkü birleşik bir uygarlık olarak böylesine zihinsel güçleri kullanırsa doğal olarak kendi evi olan gezegenin enerjisini de kontrol edebilecektir. Çok sayıda insan, örneğin, barış fikri üzerinde konsantre olup düşünürlerse o zaman dünyada var olan şiddet potansiyeli de yavaş yavaş kaybolur. Açıkça görülüyor ki DNA aynı zamanda organik bir süper iletken olup normal vücut ısısında çalışabilmektedir. Buna karşılık yapay iletkenler ancak -200 ve -140 santigrat derece gibi düşük ısılarda çalışabilmektedirler. Ayrıca, bu süper iletkenler ışığı ve buna bağlı olarak bilgiyi depolayabilmektedirler. İşte bu gerçek DNA’nın bilgiyi nasıl depoladığını daha detaylı açıklamaktadır.

DNA ve kurt delikleri ile ilgili başka bir ilişki daha vardır. Normal olarak bu süper kurt delikleri oldukça dengesizdir ve bir saniyenin dörtte biri kadar bir süre korunabilmektedir. Belirli şartlarda ise dengeli kurt delikleri kendilerini öylesine organize ederler ki belirgin vakum (boşluk) alanları oluştururlar. Örneğin, böyle bir alanda yer çekimi elektriğe dönüştürülebilir. Vakum alanları kendinden ışın veren iyonize gaz toplarıdır ve içlerinde yüklü miktarda enerji barındırlar. Rusya da öyle bölgeler vardır ki buralarda ışık saçan toplar oldukça sık görülür. Bu topları gören insanların kafası karışır. İşte bu yüzden Ruslar bu konuda etkin araştırmalar yapmışlar ve sonuçta yukarıda bahsedilen bazı keşiflere ulaşmışlardır. Pek çok insan boşluk alanlarını gökteki parlak toplar olarak bilir ve bunlara bakıp kendi kendilerine bunların ne olduğunu sorup dururlar.

Ben, bir seferinde böyle bir parlak top gördüm ve aklımdan şöyle bir düşünce geçti “Merhaba, sen yukarıdaki, şayet bir UFO isen üçgen şeklinde uç”. Bunun üzerine ışık topları hemen bir üçgen şeklini aldılar. Bazen de gökyüzünde ki hareketleri buz hokeyi sopalarının vuruşunu andırır. Gökte sessizce kayıp giderken sıfır hızdan inanılmaz yüksek hızlara ulaşırlar. Bu vakum alanlarının sık görüldüğü bölgelerde Ruslar bu ışık toplarının yerden gökyüzüne doğru yükseldiklerini tespit etmişler ve ayrıca bu ışık toplarının düşünce gücü ile yönlendirilebildiklerini de bulmuşlardır. Bu noktadan itibaren vakum alanlarının düşük frekanslı dalgalar yaydıkları ve bunların aynı zamanda bizim beyinlerimizde de üretildiğini tespit etmişlerdir. İşte bu dalga benzerliği nedeni ile ışık topları bizim düşüncelerimize karşılık vermektedirler. Tabii, buna karşılık toprak seviyesinde gördüğünüz bir ışın topuna doğru heyecanla koşmak çok iyi bir fikir olmayabilir, çünkü bu ışık toplarında genlerimizi dahi mutasyona uğratabilecek güçte muazzam bioenerji vardır.

Pek çok spritüel öğretici derin düşünce sırasında veya enerji çalışmalarında böyle görülebilir ışık topları veya ışık sütunları üretebilirler. Bu bilinçli olarak zevkli duyguları tetiklemek için yapılır ve hiçbir zararı yoktur. Tabii bu iş aynı zamanda vakum alanının içindeki düzene, kaliteye ve bu alanın kaynağına bağlıdır. Örneğin, genç bir İngiliz spritüel öğretici olan Ananda’ da olduğu gibi önce hiçbir şey görülemez, ama oturup konuşurken ve hiper iletişim sırasında bir fotoğraf çekilirse bu resimde sandalyenin üzerinde öğreticinin yerinde sadece beyaz bir bulut görülür.

Dünyaya şifa vermek için ortaya konan projeler sırasında çekilen resimlerde de böyle ışık etkileri görülür. Kısacası, bu fenomen yer çekimi ve anti yerçekimi kuvvetleri ile ilişkilidir ve kurt deliklerinin daha dengeli bir formudur ve de bizim zamanımızın ve uzayımızın dışında ki enerjilerle hiper iletişim halindedir. Böyle bir hiper iletişimi ve vakum alanlarını yaşayan ve tecrübe eden eski nesiller önlerinde bir meleğin ortaya çıktığını belirtmişlerdir. Sonuç olarak bizlerde hiper iletişim aracıyla hangi şuur formlarına ulaşabileceğimizi bilemeyiz.

Her ne kadar bunların gerçek var oluşu ile ilgili olarak bilimsel bir ispat yoksa da bu konuda tecrübeleri olan kişilerin hepsi de halüsinasyon görmezler. Bizler bu araştırmalarla kendi gerçeğimizi anlamak yolunda dev bir adım atmış bulunuyoruz. Bilim dünya üzerinde yer çekiminden kaynaklanan anormalliklerin vakum alanları yaratılmasına katkıda bulunduklarını söylemektedir. Yakın zamanlarda Roma’nın güneyinde Rocca di Papa bölgesinde yer çekimi anomalilerine (aykırılık) rastlanmıştır.

Kaynak: http://okyanusum.com/makale/hucre-dna/dna-ile-ilgili-kesifler-paranormal-olaylar/

Bildiğimiz Su Hakkında Bilmediğimiz Gerçekler (Video)

Açıkçası suya karşı özel bir ilgim var. Güneş, ay ve yükselen burçlarımın hepsi su grubu burçlar. Üniversitede denizcilik üzerine eğitim aldım ve senelerim deniz üzerinde geçti. Her ne kadar bu bir kaç seneden sonra denize karadan bakmayı sevdiğimi anlasamda, denizin bende ayrı bir yeri var.

Güncelleme: Maalesef video (https://vimeo.com/76283661) silinmiş. Neyseki yazıda belegeselden aldığım notlar mevcut.

Geçen günlerde takip ettiğim sitelerin birinde su ile ilgili bir belgesel buldum. İlk izlemeye çalıştığımda on dakikadan sonra bir anda kapandı ve izlemeden bloguma ekledim. Dolayısıyla fikir beyan edemedim. An itibari ile izledikten sonra büyük bir zevkle bu satırları yazıyorum.

Aşağıda belgesel ile ilgili notlarımı ve düşüncelerimi bulacaksınız. Benim tavsiyem belgeseli dikkatle incelemeniz üzerine. Zira, ilk defa duyacağınız onlarca bilgi içermekte. Basit bir su molekülünün hayatımıza etkisi dudak uçurtacak nitelikte. Öyle ki; eğer negatif bir kişiliğimiz varsa, beş duyu ile şartlanmış yaşam şekillerimizin hayatımıza etkisinin pek de hoş olmamakta. Bazen “Sorun nerede?” diye sorarız ya kendimize işte; belki de aradığınız cevap bu videoda olabilir.

Belgeselden notlarım

  • Dünyada sudan daha yumuşak ve teslimiyetçi olup da sert ve güçlü olan şeyleri böylesine aşındırabilecek başka bir madde yoktur. Hiç bir şey suyu yenemez ama herkes onu ele geçirebilir.
  • Suyun donma noktasının altında hacminin genişlemesi hala açıklanamamıştır. Soğutulunca tüm maddeler büzülür fakat sizinde bildiğiniz gibi su da tam tersi olur. Eskiden bu özelliklik sert kayaları parçalamak için kullanılırmış.
  • Bilim insanları gözenek ve kılcal damarlardaki suyun inanılmaz miktarda basınç oluşturabildiğini keşfetmişler. Örneğin, bir tohum filizlenme anında ortalama 400 atmosfer basınca ulaşabiliyor. Bu da asfaltlara rağmen filizlenen bitkileri açıklıyor.
  • Suyun kendine has özellikleri olmasaydı,gezegenimizde hayat olmazdı!
  • Dünyada aynı anda katı, sıvı ve gaz halde bulunan tek madde sudur.
  • Tüm sıvılar arasında yüzey gerilimi en fazla olan maddedir.
  • Su var olan en güçlü çözücüdür.
  • Onlarca atmosferlik basınca rağmen dev ağaçların gövdelerinde yükselebilir.
  • Suyun hafızası var. Etrafından gelen etkileri alır ve kaydeder.
  • Tıpkı beyin hücreleri gibi davranıyorlar. Adetlerimizde suya okuma vardır. Bir düşünün.
  • Amerika, Irak ve Afganistan’da antibiyotik olarak su kullandı. 100 milyonda 1 atom yaradaki tüm bakterileri öldürmek için yeterli.
  • Elektrik alanları, manyetik alanlar hatta insanların duygu ve düşünceleri suyu etkileyebiliyor.
  • Yaşa bağlı olarak bir insan vücudunun %70 ile %90’ı sudan oluşmaktadır.
  • Moleküler seviyede DNA’nın yapısını oluşturan SU’dur.
  • “Ağır su”yun (Dötoryum 2 O ) keşfi hidrojen bombasının bulunmasına öncülük etti.
  • Roraima/Venezuela’dan alınan bir su örneği sıradan bir sudan tam 40.000 kat daha aktif olduğu gözlenmiş.Bu durum medeniyetten uzak yerlerde yaşayan insanların hayat standartlarını arttırıyor. Yoksa biz mi daha iyi hayat standartlarına sahiptik?
  • İnsanlar doğal ve fabrikasyon su arasındaki farkı anlayamaz ama hayvanlar her zaman kaynak sularını seçer.
  • Yakın geçmişte suyun inanılmaz bir özelliği keşfedildi. SU YANABİLİYOR.
  • Suyu çok hafif enerjilerle 10.000 (onbin) km uzaktan etkilemek bile mümkün.
  • Gezegenimizde su bolluğuna rağmen toplam suyun %1’inden daha azı tatlı (içilebilir) sudur.
  • Her sene içecek su bulunamaması nedeniyle savaşlarda ölenlerden 10 kat daha fazla kişi ölmektedir ve bunun yarısını çocuklar oluşturmaktadır.
  • Suçluların küfür edilen yerlerde daha çok çıktığı bulunmuş. Küfürlü sözlerin suya etkileri videoda izlenebilir.
  • Suyu iyi yönde en çok etkileyen sözcükler “sevgi” ve “şükran”.

Çıkardığım notlar bu kadar. Arada kendimi kaptırdığım için her şeyi yazamadım. Son olarak, Allah’ın bir başka mucizesi su hakkında çekilen bu belgeseli Türkçeye çeviren ve düzenleyen ekibe çok teşekkür ediyorum.

Gizli Evrenimiz: Hücrelerin Gizli Yaşamı

Bu hücrenin hikayesi yenilenmenin hikayesidir, hücredeki evrenin hikayesidir.

Videodan Notlar:

(Maalesef belgeselin yayınlandığı link patlamış)

Biz farkında olsak da, olmasak da virüslerle olan savaş 7 milyar bedende her saniye devam ediyor.
Bu savaşla birbirimizi değiştiriyor, geliştiriyoruz.
İnsan bedeninde her biri birbirinden farklı 120 trilyon hücre bulunmaktadır.
İnsan hücre çekirdeğinde yaklaşık 23.000 gen bulunuyor.
Hücre içerisinde inanılmaz bir bilgi işleme, okuma ve uygulama sistemi bulunmaktadır.
Hücre alemindeki her şey büyük bir plana hizmet eder.
Her bir gende belirgin bir proteini oluşturacak bilgi, komut mevcuttur.
Vücutta her bir hücredeki DNA 1.8 mt uzunluğundadır.
Tüm DNA düz bir çizgi halinde açılıp, dizilse, Dünya’dan Ay’a binlerce kez gelip gidecek kadar uzun olurdu.
Hücredeki her an devam eden savaş, silahlanma yarışı ve muhteşem bağışıklık sistemi.
Virüsler hücrelerimizi nasıl istila edeceklerini nereden biliyorlar?
Bir kez enfeksiyon kapınca, hücre bu enfeksiyon için antikor yapınca, bu hayatınızın geri kalanında kemik iliğinde saklanır.
Eğer aynı virüsten yine enfeksiyon kaparsanız, bağışıklık sistemi nasıl tepki vereceğini, hangi antikoru yapacağını biliyordur, ve çok çabuk tepki vererek hasta olmanıza engel olur.